Tam sırtınızın orta yerinde. Tam iki kürek kemiğinizin en yakın oldukları yerde başlıyor önce sızı. Acıyı ilk orada hissediyorsunuz. Sanki kanatlarınız sizden, en acı veren şekilde alınmış gibi. 
Acıyordu. Varlığından habersiz olduğum kanatlarımın koparındığı sırtım dayanılmaz bir sızıyla, acımasızca vücudumu ele geçiriyordu. Bu öyle bir acı ki, hissedemiyorsunuz. Sadece o karanlık sancının vücudunda izlediği yollarda bıraktığı izleri takip edebiliyorsun. Önce kollarına sızıyor sancı, yakıcı kavurucu ama hissedemediğin. Yavaşça karnında toplanıp sanki zehirli değilmiş gibi görünen masum bir mürekkep edasıyla dağılıveriyor her yerinize. Kalbinize tırmanıyor. Bu kez en zayıf noktada mıknatısla çekilmiş gibi toplanıyorlar. Kalbinizin artık kırmızı görünmediğine emin olana kadar onu sardığından emin oluyorsunuz. Kalbinizden kanınıza pompalanan kanın renginden şüphe etmeye başlıyorsunuz. Sızıyı hücrelere taşımanın daha iyi bir yolu olduğundan hem fikir oluyorsunuz.

Hissedilmeyen bu acının size verdiği azaptan bir haber sıyrılmak zorunda kalıyorsunuz kalabalığın içinden.
Tüm bunlarla ilerliyorum. Artık anlattıklarımın çoktan gerçekleştiği, bırakın hücreleri artık tamamen benliğimi ele geçiren bu acıyla. Kanatlarımın koparıldığından neredeyse emin olduğum yerlerinin sızısını yanaklarımdan süzülen sıcaklık sayesinde bastırabiliyorum. Sanki bu yetmiyormuş gibi gökyüzünden süzülen benimkileri andıran ama asla yanakalarımı yakamayan su damlaları… Saç diplerimde, sırtımda, kollarımda, hatta belki kanatlarımın vahşice koparıldığı yerde hissetmem gerekirken bu ıslaklığı hissedemiyorum. Sırılsıklam olan kıyafetlerimin altında titreyen vücuda ait bir ruh taşımadığımı düşünüyorum. Artık eminim. O benliğimi ele geçirdiği gibi artık ruhuma da sızmaya başladı. Sinsice bulduğu aralıktan damla damla ruhuma dolan o sızının varlığını acısından daha fazla hissediyorum. Her damlasında adımlarımın asıl olmam gereken yere yönlendirildiğini fark bile etmiyorum.

 Biliyorlar mıydı yanımdan geçenler? Bin bir çabama rağmen omuzlarımızın özgürlüklerini bir süreliğine kısıtladığımız insanlar? Bu duyguyu kaç kişiyle paylaşıyorum? 
Adımlarımın yağmur damlalarından daha yavaş ama ruhuma damlayan zehirden daha hızlı olması ne fark ediyordu ki? Zaten ikisinin de niyeti beni aynı yere yönlendirmek değil miydi? Bacaklarımı uzun zamandır hissetmiyordum. Bedenimi bir süredir, ıslak zemine oturmuş attığım her adımı görecek ama içimdekilerden, bildiklerimden habersiz biz şekilde izliyormuş gibi hissediyordum. Bilmemeyi ne çok dilerdim… Evden çıkarken gördüğüm en basit fotoğrafımdaki kadar tekrar mutlu olabilmeyi… Ne çok isterdim. O zehirle yoğrulup göz yaşlarımla mayalanmış gibi hissettiğim ciğerlerime oksijen vermek istedim.

Burası artık yabancı gelmiyordu. Burası çok tanıdık geliyordu. Kanatlarımla birlikte geldiğim, en yabancı yerde bile beni kanatlarıma güvenmeye iten yere yaklaşmıştım. Ne kadar vaktim vardı? 
Çoktan ruhumdaki sızıntı kapasitesi dolmuş olmalıydı. Yavaşça beklediğimiz zemine oturdum önce. Islak ve soğuktu. Hissediyordum. Daha uzun süre hissedebilmek istiyordum. Ayaklarımı sarkıtıp arkamdan birinin kızmasını bekledim çaresizce. Ne ayaklarım bu öneri için yeterince küçüktü ne yeni doğan bir güneş asılıydı gökyüzünde ne de kanatlarım kürek kemiklerimin üzerindeydi hala…

 Zamanın dolduğunu biliyordum. Savaşı sıcak damlacıklar çoktan kaybetmişti. Yerlerini yağmur damlalarının dolduramayacağını bilmelerine rağmen vazgeçmiş ve içeri dolacak başka bir çatlak da onlar bulmuşlardı.

  Uzun, artık iğrendiğim benzerlikteki renge sahip saçlarımı gevşekçe topladım. Ayaklarım irili çakıllara değdiğinde finale yaklaşıyordum. Kapanışın güzel olmasını dilemekten başka şansım yoktu. Finale ne kadar yakın olduğumuzu bilmek için soğuk ve ıslak demirlere dayadım kulağımı. Beklediğim sesin bu olduğunu tüm benliğimle biliyordum. İri çakıl taşlarının yatağımdan rahat olduğunu, bunu daha rahat bulacağımı bu güne kadar hiç bilmiyordum. Rayların yastığımdan daha rahatlatıcı geleceği ve gök yüzünün yorganımdan daha fazla güven vereceğini… Tam üç saat önce insanlardan kaçmaya başlamadan önce bilmiyordum.

   Güçleniyordu. Bir ninniden daha dinginleştirici gibi gelen ses raylardan artık daha güçlü geliyordu. Düzensizce vücuduma damlamaya devam eden küçük soğuk damlaları daha net hissetmeye çalıştım. Mutlu sonların gerçekçi olmadığını hepimiz biliyorduk. Ve sonunda hüzünlü sahnede kendilerini şakaklarımdan aşağı bırakan sıcak damlalar diğer damlacıklardan daha fazla etkiliyordu beni. Çünkü hayat mutlu sonlara uygun değil. Hayat dediğiniz şey siz plan yaparken yaşadıklarınızdır. Ya da planlarınızın önemini kaybetmesine sebep olan şeyin ta kendisi.
  İşte karanlıktan korktuğumu duymuş gibi gece lambamı andıracak şekilde yaklaşıyordu güçlü ışık. Ninni yükseliyor, yorganım üzerimden gece lambası yüzünden hafifçe kayıyor gibi geliyordu. Finalde hepimiz derin bir uykuya dalacağımı tahmin ediyorduk. Finale hazırlık olarak gözlerimi kapamadan önce gördüğüm tek şey ise bir gece lambasının kör edici ışığından başka bir şey değildi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz