İşte hep hayal kalacakmış gibi olan çatı katının terası. Duyguların, kayıpların, bazen ihanetlerin sıkıştırıldığı o daracık çatı katının terası.

Üzerimde en sevdiğim pijamalarım, ayağımda ev botlarım ve bileğimde hiç açılmamış bir sürü yara izi. Onların eşliğinde bakıyorum kendime son yarım saattir. Belki daha fazla bile olabilir tabii. Tam hayal ettiğim yerde tam hayal ettiğim gibi bir manzara karşısındayım. Ay’ın tüm yüzeyinin güneş ışığını yansıttığı günlerden birindeyiz. Havadaki toprak kokusunun aksine berrak bir gökyüzü var tam tepemde. Şehir hep hayallerimdeki gibi geceyi aydınlatmakta yıldızlarla yarışıyor durumda. Mevsim değiştiren soğuk rüzgar tenime çarpıp hala bir şeyleri hissedebildiğimi hatırlatmaya çalışırken, onun bu algılanma talebinin elimin tersiyle oturduğum kolondan aşağıya itiyorum. Çünkü acı rüzgarın temine bıraktığı buseden daha fazlasıydı. O acıyı hayatımın hemen hemen her döneminde hissetmiştim zaten. Tanıdık bir hal almıştı benim için. Midem, ciğerlerim, onlara doldurduğum nefeste aheste aheste hissedebiliyordum.
Saymayı bıraktığımdan hatırlamakta güçlük çektiğim bir süre öncesinde önce kahkahalarımın sonra haykırış ve ağlayışlarımın birbirini kovalayan bir düzenle şehrin üzerini örtmesine izin verdim. Yaşadığım her duyguda olduğu gibi, şehrin yine bundan haberi yoktu.

Kafamın içi silkelenip boşaltılmış ve boşluk yüzünden ağırlaşmış gibi hissediyordum. uzuvlarım uyuşmuş hareket etmek için yorgun, iç organlarım mumyalanmış gibi işlevsiz. Kendime teselli ararken daha fazla acı bulup acıların ümitleri yuttuğu yerdeyim. Yüksek bir binanın, kimsenin umursamadığı küçük çatı katının terasında. Ayaklarım rüzgarla dalgalanıp, kızarmış gözlerim yıldızları sayarken oturduğum kolonla vedada olan ellerimin farkındalığıyla duruyordum.

Bedenimdeki hisler kaybolmuş gibi hissediyorum. Beni toz bulutu içine almış gitmesem de fikrimi umursamayıp sürükleyeceğini bildiğim bir his. Söylemek istediklerim için geç kalmamdan doğan pişmanlık hissi, dokunmak isteyip dokunamadığım; sarılmaktan hep vazgeçmemden doğan suçluluk duygusu ve hep ‘mutlu olmayı hak ediyorsun.’ diyenlere karşın yaşadıklarım. Bıraktım, karşıdan kalkan uçağı gördüğümde, yıldızlar tüm berraklığıyla gökyüzüne serpilmiş haldeyken, ay güneşin varisi misali parlarken sorgulamayı. Kolona, parmağımın hemen yanına konan görüp görebileceğim en sıradan kelebeğe baktım. Ne de acırdık şu kelebeklere değil mi? Üç günlük ömrü var diyerek. Sanki bizim hayatımız üç andan ibaret değilmiş gibi. Kahkahaların ve ağlayışların birbirini kovaladığı ‘az önce’, hislerini kaybettiğin ‘şuan’ ve ‘biraz sonrası’. Asıl bizim hayatımız bunlardan ibaret değil mi baktığımızda. Kelebeklerden daha acınacak durumdayız sanki. Yapmanız gereken şeyi yapacağınız an bir daha gelmiyor. Geçmiş hatalarınızı silecek bir silgi ne yazık ki henüz icat olmadı… Ve gelecekte bunları değiştirmeyi sadece ümit etmekten ötesine geçemeyeceğimizi hepimiz biliyoruz. Kabul etmek farklı bir durum tabii. Bazı şeyleri hiç öğrenememek… Şuan farkına vardığınız bir şey. Bazı şeyleri hiç hissetmemiş ve hissedemeyecek olmak. Bazı şeyleri tecrübe edememiş, bazı şeyler için hiç bir zaman yeterince cesur olamamışlığın düşünüldüğü andayım. En önemlisi de artık hiç birinin umurunuzda olmadığı o ince çizgi üzerinde seyahate çıkmış durumda olmam.

Hayat hep yetersiz değil midir zaten? Şuan yer altında olan herkesin yarım kalmadı mı? Hayalleri, yaşayacakları, göstermek isteyip gösteremedikleri direnişler… Hayat herkese yetersizdir.
Benim için de yetersiz. Yaşadığım sürede bile belki de hiç bir dilediğimi yapamayacağım. Görmek isteyip görülmemiş yerler, sarılmak isteyip sarılınamamış bedenler, daha dinlenmemiş milyonlarca şarkı, kaybetme korkusuyla yapılmamış girişimler, ve belli bir değeri asla görememiş bir ruh.

Aslında hem çok hem de hiç bir şey sıkıştırılan şu üç an gibi çatı katım. Hem küçük her şeyin sıkıştırıldığı, hem de hiç bir şeyi olmayan bomboş bir yer.

Önce toprak kokusunu sıkıştırdım ciğerlerime. Ciğerlerim yanana kadar dolmuş gibi hissetmiyorum çünkü. Belki de herkes aşina olduğundan herkes için bu kadar güzeldi bu koku. Uçup gözden kaybolan kelebeğin ardından çok beklemeden yükseldim kolonda. Ellerimin yerini ayaklarım alırken bedenimi dikleştirip durdum tatlı serin esen rüzgarın ortasında. Karşıdan kalkan uçakla şehrin aydınlığına arkamı döndüm. Küçük evimin aciz perdesi… Rüzgara boyun eğip onun yönetiminde dalgalanıyordu kapının açıkta bıraktığı kısımdan. Evimin ışıklarına veda etmem ne kadar mantıkla açıklanabilir bir durumdu? Sonuçta düşerken yıldızların ve dolunayın ışığı bana eşlik etmeyi reddedecek değildi ya.

Gözlerimin minik sürgülü kapıdan çekip gökyüzüne diktim. Aşağıdaki şehirden daha yakındım buradayken ona. Ah! Şuan aklıma gelen ve ümit ettiğim tek şey, düşerken pişman olma efsanesinin gerçekliğiyle yüzleşmemekten başkası değildi. Bedenimi bırakıp rüzgarın pijamalarımla sert mücadelesine kayıtsız kalabildim. Beynim delicesine haykırıyordu belki ama bedenim ondan çok uzakta bunu umursamazcasına yer çekimiyle iş birliğindeydi. Gerçekten tüm bedenimle hissedebiliyordum yer çekimini. Beynim delicesine haykırırken kalbimdeki hızlanmayı hissedebiliyordum. Son kez yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyor gibi görünüyordu. Muhtemelen kemiklerim kırılmadan önce onun yarattığı krizle çoktan terk etmiş olacaktım yere çakılmadan bağımsız paramparça olan bedenimi. Bir an için umarım sabah bulunduğumda buna ‘kaza’ demekten ötesine geçebilirler diye düşündüm.

Zira kalbim deli gibi çırpınırken ve yere bu kadar yaklaşmışken bu yanlış anlaşılmışlığı düzeltmek için çok geç kalmış olacağımın farkındalığındaydım

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz