Aylak adımlarla sokakları arşınlıyordu. Sırtındaki ağrı boynundan usul usul şakaklarına doğru tırmanıyordu. Halbuki sırtında ufak bir sırt çantasından başka bir şey yoktu. Biliyordu, bu ağrının sebebi fiziksel değildi. Birikmiş yüklerinin vücudundan hücum edişiydi. Zaten üstünden bu yükleri silkelemek için atmıştı kendini sokağa. Baharın hafif rüzgarı saçlarını boynuna doluyor, belli belirsiz ter taneleriyle birlikte onu rahatsız ediyordu. Biraz durmalı ve soluklanmalıydı fakat durduğu yerde yığılmaktan korkuyor inatla yürümeye devam ediyordu. Dışarıya birkaç pencere ve balkonuyla bakan evlerin arasında dolanırken hepsinin bin bir çeşit derdi gizlediğini düşünüyordu. Tıpkı kendisi gibi. Yüzündeki her tebessümün zırhının parlak tarafı olduğunu biliyordu. Yaptığı şakalara herkes gülüyordu fakat o içten içe hiçbirine gülmüyordu. Her şakanın sebebini yüksek sesle dile getirmese de kendisi çok iyi biliyordu. Derin bir nefes aldı ve ciğerlerine dolan çocukluğunun kokusu oldu. mandalina çiçekleri. Telaşla etrafına bakınmaya başladı. Kokunun nereden geldiğini bulmak istiyordu. Sağ çaprazında eski tellerle çevrilmiş bir avlunun içerisinde yaşlı bir mandalina ağacı gördü. Oraya gitmeli ve o ağaca sarılmalıydı. Çocukluğuna duyduğu özlem o kadar ağır geliyordu ki, bir saniye bile düşünmeden eski tellerin arasında bahçeye girebileceği bir açık aramaya başladı. Tellerin arasında bir fırsat bulamamıştı fakat bahçenin bir tarafında alçak bir duvar olduğunu fark etti. Tırmandı ve bahçeye atlayıverdi. Ağaçla arasında hiçbir engel kalmamıştı. Usulca yaklaştı, gövdesini okşadı, derin bir nefes daha aldı ve gözlerini kapattı. Çocukken yaşadıkları evin avlusunda koşturuyor, gülümsüyor, annesine sarılıyor ve mutlulukla parlayan gözlerini görebiliyordu. Bir damla göz yaşı sessizce yanaklarına süzülüyordu. Ağacın gövdesine sarıldı kocaman, tutamadı kendini. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Daha sıkı sarıldı, daha derin nefes aldı, ciğerleri mandalina çiçeklerinin mazi yüklü kokusuyla hasret gideriyordu.

Bir müddet sonra kolları gevşedi, hıçkırıkları kesildi, sessiz göz yaşlarıyla ağacın dibine oturdu. Sırt çantasındaki küçük not defterini çıkardı, baba yadigarı olan dolma kalemini hafifçe kavradı ve yazmaya başladı.

Sevigili çocukluğum,

Sana bu kadar unutkan davrandığımı bilmiyordum. Tüm içtenliğim ile özür dilerim. Telaşlı bir nehir üzerinde sürüklenip gittiğimi şuan fark ettiğim için çok mahçubum. Seni de yanımda taşıyabilseydim bu kadar yüke yer kalır mıydı hiç! Nasıl pişmanım bir bilsen.

Seninleyken yüklerimi biriktirmeden annemin dizlerine dökerdim. Babamın omuzlarında rüzgara bırakırdım. Kardeşimle birlikte oyunlara karıştırıp unuturdum. Artık oyun oynayamasam da babamın omuzlarıyla annemin dizleri oradaydı. Huzurlu limanlarıma nasıl bu kadar acımasızca sırt çevirdim?

Büyümek buysa eğer, böyle büyümenin neresinde benim olgunluğum? Dertlerim de mi benle büyüdü yoksa? Yoksa kalınlaşan zırhım mı engel oldu dertleri dökmeye? Bu kadar soruyu bir mandalina ağacının huzurlu kokusuyla hatırlamak galiba şuanın tek güzel kazancı.

Ellerimi uzatıyorum, sen beni kaldırıp taşır mısın çocukluğum? Biliyorum küçücüksün fakat yüreğin kocaman ve güçlü kanatların zırhının altında sıkışıp ağrımıyor. Benim yüreğim de kanatlarım da çok yorgun. Hatta sana bir sır vereyim mi? Kanatlarım artık açılmıyor. Bana tekrar uçmayı öğretir misin?

Yılların ayrılığını telafi eder mi bilmem fakat sana küçük bir şiir hediye etmek istiyorum;

Saçlarımın arasında bir rüzgar

Uçmaktayım güneşin battığı yerde

Altımda engin denizin dalgarı

Saçılıyor yükler damla damla

Gizli gizli katılıyor dalgaların arasına

Usulca konuyorum mandilan ağacına

Ufak bir dalı taşıyor yüreğimi

Çiçekleri baharı getiriyor

Göğüs kafesimden ömrüme doğru

Ömrümde bir şenlik

Şarkılar çalıyor dans edilesi

Eflatun bir pencere açılıyor

Göğün en parlak yerinden

Işıklar içinde öpüyorum

Gülen yüzümü gamzesinden

Not defterini mürekkep ve gözyaşları kaplamıştı. Artık sırtı ağrımıyordu. Hatırlamış, hafiflemiş ve sırtını ağaca dayamıştı. Büyümek gözünde küçüldü, yaşamak içinde başak verdi. Çocukluğunu unutmakla yaşamayı kaçırmak arasındaki mağrur bağın farkına vardıkça yolunu nasıl bulacağını da anlıyordu. Çare sokakları arşınlayıp kendini yormakta değil, çocukluğu gibi masum kalmaktaydı. Şimdi zırhını çıkaracak, mandalina çiçeklerinin kokusunu kuşanacaktı. Kanatları yeniden açılır mıydı emin değildi fakat kadifeden bir devrimin başlangıcındaydı.

Ayağa kalkıp son kez mandalina ağacına sarıldı. Bu hasret gidermek için değil merhaba demek içindi. Yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Bu kez zırhının bir parçası değil, yüreğinin yansımasıydı. Devrimin ilk hareketi bu tebessüm oldu. Zaten, samimi her tebessüm bir devrim değil miydi? 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz