Bir çitin arkasından izleyip durdum hayatı. İstesem üstünden geçebilirdim. Hiddetlensem yıkıp geçebilirdim. Fakat ben sessizce izledim. Ta ki birisi gelip çitleri kaldırana kadar.

Ne bir bahar akşamıydı ne de soğuk rüzgarlar esiyordu. Romantik değil tam tersi kavurucu bir havaydı. Yalnız başıma akşam yürüyüşüne çıkmıştım. Kulağımda bir sezen Aksu şarkısı, geçmişin güzel tınısıyla terimi denizin kokusuna bırakıyordum. Huzurlu falan da değildim. Güzel anılar da geçmiyordu içimden. İçimden kasvet de geçmiyordu. Boşluk ayaklarımın altında değil tüm bedenimdeydi. Denize atlamayı düşündüm. Deniz beni çeker mi? Dibe de batabilirdim göğe de uçabilirdim. Neden böyleydim?

Sahile oturdum. Dalgalar hafif hafif ayaklarımı yalıyordu. Şuan da ben, tam da olmak istediğim yerde olmak istemediğim şekildeydim. Uyumsuzluk benle başlayıp bitiyordu. Sanki bedenimden dalga dalga evrene yayılıyordu. Bu kadar karmaşık bir haldeyken düşünmemi istemişlerdi. Her şeyi sakince düşünmeli ve hayatıma devam etmeliymişim. Zaten sakinim. Hatta olmamam gereken kadar sakin ve duyarsızım. Ne ağladım, ne feryat ettim, ne yemeden içmeden kesildim. Öylece kaldım. Hiçbir şey olmamış gibi. Hayatım lanet bir rutine sıkışmış gibiydi. Yok saymıyordum ama kabullenmiyordum da.

Ölüm bir kaos değildir. doğal, nihai bir durumdur. Biz insanlar ölümü felaket gibi karşılar, metanetle uğurlayabilmek için sevdiklerimizi, zamanı kovalarız. Ben o kaosu yaşayamadım. Ben zamanı da kovalamadım. Ben yaşayamadım. Bedenim devam ediyor. Çarkları benden habersiz işliyor. Yürüyorum, uyuyorum, konuşuyorum ve tüm bunları uzaklarda bir dağın tepesindeymişim gibi, ya da bahsettiğim çitin arkasındaymışım gibi izliyorum. Bir kum tanesi kadar küçük ve önemsiz hissediyorum. Ağlamak için bir sebebe mi ihtiyacım var? Ölümden büyük sebep mi var? Ben ağlayamıyorum.

Öldüğünü söyledikleri gün, güzel bir kahvaltı yapmıştım. Sabah kahvemi içmiştim. Biraz taze fasulye kucağımda balkona oturmuş, müziğimi açmış, akşama hazırlanıyordum. Ne bir telaşım vardı ne de ufacık bir huzursuzluğum. Günümün basitliğinden huzur buluyordum. Fasulyeleri ayıkladım ve mutfak masasına bıraktım. Telefonumun bildirim ışığı yanıyordu. Bir dostla sohbet etme niyetiyle yöneldim telefonuma. On sekiz tane cevapsız aramam vardı. Hepsi de ortak arkadaşlarımız. Sedayı aradım. En yakın o vardı bana. Ağlayarak açtı telefonu. Hem de daha ilk çalışında. Bir süre ağladı ve konuşamadı. Sonra ismini söyledi. O anda, yüreğime bir ağırlık çöktü. “öldü” dedi. Ağırlık büyüdü, büyüdü ve ben o ağırlık oldum. Tek kelime konuşamadım ve telefonu kapattım. Seni görmeyeli tam 15 yıl, 26 gün olmuştu ve ben bir anda bunu nasıl hatırladığımı da bilmiyordum. Seni unuttuğumu sanmıştım. Bazen musluğu açık unuttuğumu sanıp uyandığım da oluyor gerçi ama bu farklı olmalıydı. Her zerrem hatırladı seni, parmak uçlarım karıncalandı. O gün sen beni doldurdun. Ben, sen oldum. Ayıkladığım fasulyeler de o günden beri tam 10 gün, 21 saat, 45 dakikadır masanın üstünde duruyor. Mutfağa girmiyorum. Eve gelip uyuyor ve tekrar dışarıya çıkıyorum. Artık bu ev benim için sadece senin ölüm haberin.

Cenazene gelmek istedim. Gölgelere sarındım ve evden çıktım. Arabama binip kontağı çalıştırdığımda yan koltukta seni gördüm. 15 yıl önceki genç halinle beni izliyordun. Saçların o zamanlar şekil almamak için direnir, düm düz anlına inerdi. Şimdi de böyle mi? Gözlerin hep ışıklar saçardı, hala böyle mi? Sen karşımda otururken artık olmadığın gerçeğiyle pişmanlığın içimi kemirmeye başladığını hissettim. Kontağı kapattım ve arabadan indim. Seni göremezdim. Hele de o güzel ruhun seni terk ettikten sonra…

Yürümeye başladım. Neden ayrıldığımızı düşündüm. Nelerden korktuğumuzu. Şuan bana hepsi anlamsız geliyor. Son nefesini verirken sen ne düşündün acaba? Ben gibi acıdın mı bize? İki adım yanımda yürüyorsun. Sana soruyorum ama cevap vermiyorsun. Sadece izliyorsun beni. Zaten hep sessizce izlerdin beni. Ben anlardım içinden geçen kelimeleri. Anlamazdan gelirdim. Ben bilirdim aslında senin sevgini. Bilmezlikten gelirdim. Ben, keşke o zaman sarılsaydım sana. Daha toyken hayatımız, mutlulukla yıpratsaydım. Özlem ve pişmanlıkla yıprandık. Ne kadar büyük aptallık.

Şimdi, bu sahil kenarında da yalnız değilim. Yine beni izliyorsun. Sessizsin ama buradasın. Görüyorum ya, ölümün gerçek gelmiyor. Belki de bu yüzden gelemedim cenazene. İnanmak istemiyorum. Bilirsin inatçıyımdır. Kabullenmek bana göre değil. Bak yine Seda arıyor. Cenazenden beri saat başı beni arıyor. Ne dersin açayım mı? Sen sevmezsin insanları meraklandırmayı. Senin hatırına artık açabilirim.

-efendim

-niye açmıyorsun telefonunu, o kadar çok merak ettim ki seni.

-ben iyiyim. Hem yalnız da değilim.

-kim var yanında?

-eski bir dost.

-seni görmem gerekiyor.

-neden, yani gerek yok.

-sana bir mektup bırakmış.

Boğazımda bir arı kuşu kanat çırpıyor. Saniyede yüzlerce kanat çırpış ve nefes alıp yutkunmama izin virmiyor. Gençliğin beni izliyor, nasıl da kurnazsın. Demek mektup ha, zaten konuşmaktansa yazmayı severdin.

-tamam geliyorum.

Telefonu kapattım ve hayalinin olduğu yöne döndüm. Artık gitmiştin. Günlerdir ilk kez beni yalnız bırakmıştın. Ne yani, mektubuna gitmemi mi bekledin? Gidersem geri gelecek misin?

Yolu nasıl kat ettiğimi bilmiyorum. Galiba yüklü miktarda hız cezası bir ay içinde sorumu cevaplar. Seda bahçede oturuyordu. Kucağında bir zarf, mahsun ve sakindi. Beni görünce hiddetle ayağa kalktı. Bahçeye girmemi beklemeden kapıya koştu ve yanağımda bir sızı hissettim. Ben ne olduğunu anlamadan bir tokatla karşılandım. Ağlamaya başladı. “neden gelmedin ha, bu kadar mı hatırı yok, bu kadar mı unuttun, anıların da mı kıymeti yok” sanki bana bağırmıyordu. Tüm mahalleye öfkesini kusuyordu. Usulca omuzlarını tuttum. O kadar sakindim ki, kendimden korkuyordum. “bana mektubu ver” diye fısıldadım. Sakinliğimden korkmuş olmalı ki tek kelime daha etmeden mektubu uzattı. Oraya, kaldırıma oturdum. Elimde 10 gram ağırlığında bir mektup vardı fakat ellerim tutamıyordu. Seda da yanıma oturdu. Sağıma soluma bakınıyorum. Acaba buralarda mısın, keşke birlikte okusak. Derin bir nefes aldım ve zarfı açtım.

Sevgilim

Sevgilim diyerek başlıyorum. Artık cesaretimi sessize alacak korkularım yok. Özgürce her hissiyatımı bu satırlara dökmek istiyorum. Tüm pişmanlıklarımı ve sitemleri duymalısın. Sana söyleyemediğim tüm güzel kelimeleri bu satırlara işlemeliyim. Sen, benim baharım ve hüsranım. Gençliğim, ömrüm, nefesim. Sen benim toyluğum ve ilk olgunluğum. Seni nasıl sevdiğimi kelimelere dökemedim hiç. Dilim lal oldu, yüreğim çağladı durdu. Ayak uyduramadılar birbirlerine. Biliyorum, sen beni anlardın. Gözlerinden okurdum. Tebessümlerinden. Soramadığım sorularıma verdiğin cevaplarından.

Kırdım. Hem seni hem kendimi. Ama yarim, huzurum ve kasvetim. Sen de bizi sarmadın. Aslında sarmaya korktun. Biliyorum, her seferinde senden sarmanı bekledim. Belki birbirimizden beklemeyip birlikte sarsaydık şimdi dallarımız yalnızlığa değil birbirine karışırdı.

Ömrüm, vadem sevdamız gibi kısaymış. Nedenini boşver, bu ölüm belki de hayırlısıymış. Başka türlü bu cesareti nasıl toplardım? En nihai gerçek, tüm perdeleri ve bahaneleri yok ediyormuş. Seni nasıl sevdiğimi anlatmak bu dar vakte kısmetmiş.

Seni ilk gördüğümde, daha 13 yaşındaydım. İlk kez kalbimin varlığını hissettim. Ciğerlerimin gözlerin karşısında ne kadar küçük olduğunu da… bir mucize oldu ve sen de beni sevdin. Anladım hemen fakat konduramadım. Sen benim düşlerinden gerçek olandın. Hayallerimin avuçlarıma konmasına alışkın değildim. Çocukça korkularımızı soktuk sevdamızın arasına. Uzak kaldık birkaç yıl fakat asla ayrı değildik. Birer parçamız birbirimize emanetti. Sonra tekrar yollarımız kesişti. Artık çocukça değil, adamca seviyordum seni, fakat adam gibi sahip çıkmadım. Ne sevdamıza ne de gençliğime. Sen de sevdam, sen de kalbinden öyle korktun ki, hep susturdun. Benim kaçırdığım cesareti keşke sen yakalasaydın.

Bir hafta önce hastahanede vademin dolmasına yaklaştığımı öğrendiğimde aklıma ilk sen geldin. Unuttum sandım. Anıları gömdüm sandım. Meğer sen, benden fazla benleymişsin. İlk bakışmamız, ilk “seni seviyorum” dediğimiz zaman, son bakışmamız… hepsi avuçlarıma döküldü. Sen benim meğer tüm benliğimmişsin. Şimdi sana bu satırları yazarken kaç günüm kaldı bilmiyorum. Bu mektubu sana biran önce göndermek istiyorum. Biliyorum, mektup biraz eski moda, ama biz de eskidik. Biz eskiler gibi ürkek sevdik. Sevdigimizden vazgeçtik birbirimizden. Hele sen ömrüm, sen beni öyle sevdin ki, hayatımda başka bir insanın varlığı daha anlamsız oldu.

Bu satırları okuyana kadar ve hatta okurken nasıl pişmanlık duyduğunu hissedebiliyorum. Kendini suçluyorsun. Yapma sevdam. Sen, sadece böylesine koşulsuz sevdiğin için bile benim şu kısa ömrümün en eşsiz armağanısın. Ben seni sevdiğime hiç pişman olmadım. Tek pişmalığım sevdama sahip çıkmayışım. Belki de o yüzden vadem bu kadar kısa, çünkü sensizken hayatım zaten anlamsızdı.

Ben gidiyorum. Anılarımıza sahip çık, onları sana emanet ediyorum. Fakar asla olnlarla yaşama. Sen, her yaşında ayrı güzel, her yaşında ayrı bir nefessin. Bizim çocuklarımız olmadı, bilikte okşayıp gülemedik. Sen, o güzel yüreğinle yine sevebilir, ve en çok hayalini kurduğun anneliği tadabilirsin. Sen benim sevdamsın, ömrümsün, yüreğimsin. Artık ben yokum. Bırak da senin için güzel bir dost, sevgiyi öğrendiğin bir yol arkadaşı olarak kalayım.

Hiç öpemediğim gözlerinden, bileklerinden öpüyorum.

Okuduğum her kelime, bir daha asla unutmamak üzere zihnime kazındı. Ağlıyorum aşkım, kızma, tutamıyorum. Bu satırların olmasa, inanmam yokluğuna. Ama  bunlar senden, senin kalbinden görebiliyorum. Ağlıyorum, haykırıyorum, feryat ediyorum… Seda beni sakinleştirmeye çalışıyor. Ben, bedenimi kontrol edemiyorum. Seda galiba ambulansı aradı, siren sesleri duyuyorum.

Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Kolumda bir serum, seda baş ucumda oturuyordu. Odada başkları da vardı. Melih, Ali, Tuğba… herkes bana bakıyordu. Kimse konuşmuyordu. Yıkılmış bir kerpiç evi hüzünle izlersin ya, işte öylece beni izliyorlardı. “su” dedim. Seda telaşla ve biraz da dökerek bir bardak uzattı. Usulca doğruldum ve tek seferde içtim. “dışarı çıkın” dedim. Kimse ikiletmedi. Tam Seda da çıkıyordu ki onu durdurdum. “mektubu ver” dedim soğuk bir sesle. Gözleri doldu ve çantasına yöneldi. Ağlamaklı bir sesle “özür dilerim” diyebildi. Mektubu aldım ve serumu söktüm. Ne Seda dur dedi ne de diğerleri. Koşarak hastahanenin önüne indim ve bir taksi çevirdim. “mezarlığa” dedim ve bir daha konuşmadım. Sana geliyorum. Özledim.

Görevliyi buldum ve beni sana götürüyor şimdi. Beyaz, gri soğuk mermerlerle kaplı burası. Hiç de sevmezsin ki sen böyle kasvetli yerleri. Keşke sarı çiçekler alsaydım. Çok severdin. Görevli bir yerde durdu. Önünde bir toprak yığını. Şimdi bana, bunun sen olduğunu söylüyor. Ama bu sen gibi kokmaz ki! Yalnız bırakıyor beni. Adam da acıdı halime belli, giderken omzunu sıktı hafifçe.

Şimdi yanına uzandım bak, hissediyor musun? Toprağın da daha taze, ne güzel kokuyor. Artık bu ise senin kokun, bu dünyanın en güzel kokusu. Avuçlarımda saçların değil, toprağın aralanıyor. Bu an, öyle acı ki, acımı hissedemiyorum, düşünemiyorum, tasvir edemiyorum…

“mektubunu okudum. Hep biraz geç kalırdın, yine geç kaldın. Bu sefer telafisi de yok. Ama kızgın değilim sana merak etme. Pişman olma demişsin bana, denerim. Sırf sen istedin diye ama. Yoksa pek yaşayasım da kalmadı. Beni evrene bağlayan, uzağımda da olsa senin varlığınmış. Şimdi anladım içimdeki boşluğu. Sen benim yer çekimimdin. Artık evrenin her yeri benim için aynı anlamsızlıkta. Bu kadar kasvetli konuştuğum için özür dilerim. Ömrüm, yarim, nefesim. Sen de böyle demişsin bana. Keşke gözlerimize bakarken söyleyebilseydik dolu dolu. Olmadı. Kısmet değilmiş.”

Sustum. Ağladım, ağladım, ağladım sessizce. Uyuyakalmışım yanında. Kaç saat geçti bilmiyorum. Seda’nın sesiyle uyandım. “canım kalk, eve gidelim” dedi. O da ağlıyordu ve ben de. Demek ki insan uykusunda da ağlarmış. Hiç konuşmadan eve geldik. Benim evime. İlk işim mutfağa girmek oldu. Fasulyeler buruşmuş halde masanın üstündeydi. Gittim, okşadım. Onlar sen hala nefes alırken vardı. Artık biliyorum ve eminim, sen yoksun. Senin istediğin gibi devam edeceğim yoluma. Seni sevgiyi öğreten yarim, dostum olarak hatırlayacağım. Artık anılarını yaşatacağım. Fasulyeleri çöpe boşalttım. Mezarından getirdiğim toprağı en güzel cam vazoma koydum. Bahçeden en sevdiğin sarı çiçeklerden aldım. Artık baş ucumda, o güzel çiçekler ve yeni kokunla her gece iyi uykularım, her sabah günaydınım olacaksın.  

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız!
Lütfen isminizi buraya giriniz